🎁 Arkadaşlarını davet et ve Pro’yu ücretsiz al 🎁

İngilizce dili. B harfiyle başlayan kelimeler — cümle içinde kullanım örnekleri, transkripsiyon ve telaffuz

blending
[ˈblɛnd.ɪŋ]
karıştırmak; harmanlamak; birleştirmek

Blending örnek cümleler:

  • The process of transforming raw cotton into fabric requires skilled craftsmanship, blending tradition with modern techniques for optimal results.
    Ham pamuğun kumaşa dönüştürülmesi süreci, gelenekle modern teknikleri harmanlayan ustalık gerektirir.
  • The mixture of cultures in the city creates a vibrant atmosphere, blending old traditions with modern influences.
    Şehirdeki kültürlerin karışımı, eski geleneklerle modern etkileri harmanlayarak canlı bir atmosfer yaratır.
blends
[blɛndz]
karışımlar; birleştirir; karıştırır

Blends örnek cümleler:

  • The tea shop offers a variety of flavors, from herbal to fruity blends.
    Çay dükkanı, bitkisel karışımlardan meyveli karışımlara kadar çeşitli tatlar sunuyor.
  • The architecture of the new library blends traditional and modern styles.
    Yeni kütüphanenin mimarisi geleneksel ve modern tarzları birleştiriyor.
blew
[bluː]
üfledi; esti; patladı

Blew örnek cümleler:

  • The wind blew the leaves across the yard.
    Rüzgar yaprakları avlu boyunca uçurdu.
  • Strong winds blew trees across the road, blocking traffic.
    Kuvvetli rüzgarlar ağaçları yola devirdi ve trafiği engelledi.
blind
[blaɪnd]
kör; görmeyen; körleşmiş

Blind örnek cümleler:

  • The light was too bright, so I had to pull down the blind.
    Işık çok parlaktı, bu yüzden panjuru indirdim.
  • She is blind and uses a cane to walk.
    Görme engelli ve yürümek için bir baston kullanıyor.
block
[blɒk]
blok; engel; tıkaç

Block örnek cümleler:

  • The road is blocked because of the snowstorm.
    Kar fırtınası nedeniyle yol kapandı.
  • She put a block on the table to stop the papers from falling.
    Kağıtların düşmesini önlemek için masanın üzerine bir blok koydu.
blocked
[blɒkt]
bloke edilmiş; engellenmiş

Blocked örnek cümleler:

  • The road is blocked because of the snowstorm.
    Kar fırtınası nedeniyle yol kapandı.
  • The road is blocked temporarily because of an accident.
    Yol bir kaza nedeniyle geçici olarak kapatıldı.
blocking
[ˈblɒk.ɪŋ]
engelleme; tıkama; durdurma

Blocking örnek cümleler:

  • Strong winds blew trees across the road, blocking traffic.
    Kuvvetli rüzgarlar ağaçları yola devirdi ve trafiği engelledi.
  • They had to use force to lift the heavy rock blocking the path.
    Yolda engel olan ağır taşı kaldırmak için güç kullanmak zorunda kaldılar.
blood
[blʌd]
kan

Blood örnek cümleler:

  • Blood has iron, calcium, and many other elements.
    Kanda demir, kalsiyum ve birçok başka element bulunur.
  • Iron in blood helps carry oxygen to the body.
    Kandaki demir, vücuda oksijen taşımaya yardımcı olur.
bloom
[bluːm]
bloome; çiçek açma

Bloom örnek cümleler:

  • The flowers bloom early in the spring.
    Çiçekler ilkbaharda erken açar.
  • Young flowers bloom in the sunny garden.
    Genç çiçekler güneşli bahçede açar.
bloomed
[bluːmd]
çiçek açtı; tomurcuklandı; gelişti

Bloomed örnek cümleler:

  • A rose bloomed in the garden.
    Bahçede bir gül açtı.
  • The flower bloomed early this spring.
    Bu baharda çiçek erken açtı.
blooming
[ˈbluːm.ɪŋ]
çiçek açma; tomurcuklanma; gelişme

Blooming örnek cümleler:

  • The yellow flowers are blooming in the garden.
    Sarı çiçekler bahçede açıyor.
  • Flowers were blooming everywhere in the garden.
    Çiçekler bahçenin her yerinde açıyordu.
blow
[bloʊ]
üflemek; esmek; patlatmak

Blow örnek cümleler:

  • He gave a blow to the balloon, making it pop.
    Balona üfledi ve balon patladı.
  • She felt the blow of the cold air on her face.
    Soğuk havanın yüzüne çarpmasını hissetti.
blue
[bluː]
mavi

Blue örnek cümleler:

  • The sky is blue today.
    Bu gün gökyüzü mavi.
  • She has a blue dress.
    Mavi bir elbisesi var.
blurred
[blɜːrd]
bulanık; belirsiz

Blurred örnek cümleler:

  • The movie blurred the lines between reality and imagination.
    Film, gerçeklik ve hayal gücü arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor.
  • The clear distinction between right and wrong is often blurred in complex situations.
    Doğru ve yanlış arasındaki net ayrım, karmaşık durumlarda sıklıkla bulanıklaşır.
board
[bɔːrd]
tahta; yönetim kurulu

Board örnek cümleler:

  • The teacher pointed to the board during the lesson.
    Öğretmen ders sırasında tahtayı işaret etti.
  • He wrote the answer on the board.
    Cevabı tahtaya yazdı.
boat
[boʊt]
tekne; kayık

Boat örnek cümleler:

  • I like the small boat.
    Küçük tekneyi seviyorum.
  • They are on a boat.
    Onlar bir teknede.
bodies
[ˈbɒd.iz]
cisimler; bedenler

Bodies örnek cümleler:

  • The teacher emphasized the importance of physical education in developing strong bodies.
    Öğretmen, güçlü bedenler geliştirmek için beden eğitiminin önemini vurguladı.
  • Some animals store fat in their bodies to survive during winter months when food is scarce.
    Bazı hayvanlar, yiyeceğin kıt olduğu kış aylarında hayatta kalabilmek için vücutlarında yağ depolar.
body
[ˈbɒd.i]
beden; vücut

Body örnek cümleler:

  • He moves his body to the music.
    O, müzikle vücudunu hareket ettirir.
  • The cat’s body is soft and warm.
    Kedinin vücudu yumuşak ve sıcaktır.
body's
[ˈbɒd.iz]
vücudun; bedenin; gövdenin

Body's örnek cümleler:

  • A good diet helps maintain the body's equilibrium.
    İyi bir diyet, vücudun dengesini korumaya yardımcı olur.
  • The gut is an essential part of the body's immune system, playing a critical role in digestion and overall health.
    Bağırsak, sindirim ve genel sağlıkta kritik bir rol oynayan bağışıklık sisteminin önemli bir parçasıdır.
body’s
[ˈbɒd.iz]
vücudun; bedenin; gövdenin

Body’s örnek cümleler:

  • The research focused on how genetic changes influence the body’s response to medication.
    Araştırma, genetik değişikliklerin vücudun ilaçlara tepkisini nasıl etkilediğine odaklandı.
  • The body’s ability to respond to changes in temperature is crucial for maintaining homeostasis.
    Vücudun sıcaklık değişimlerine tepki verme yeteneği, homeostazı korumak için çok önemlidir.
boiling
[ˈbɔɪ.lɪŋ]
kaynar; kaynama; kaynatma

Boiling örnek cümleler:

  • The first phase of cooking is boiling water.
    İlk yemek yapma aşaması suyu kaynatmaktır.
  • The water in the pot started boiling rapidly.
    Tenceredeki su hızla kaynamaya başladı.