clean [kliːn] temizlemek Clean örnek cümleler: He wiped the table clean after breakfast. Öğle yemeğinden sonra masayı temizledi. Clean water is essential for a healthy life. Temiz su, sağlıklı bir yaşam için gereklidir.
cleaned [kliːnd] temizlendi Cleaned örnek cümleler: They cleaned the exterior of the car. Arabanın dışını temizlediler. The nurse cleaned the wound carefully. Hemşire yarayı dikkatlice temizledi.
cleaner [ˈkliː.nər] görevli; temizlikçi; yıkayıcı Cleaner örnek cümleler: I need to use the vacuum cleaner. Süpürgeyi kullanmam gerekiyor. The vacuum cleaner is very powerful. Süpürge çok güçlü.
cleaning [ˈkliː.nɪŋ] temizlik Cleaning örnek cümleler: He did a thorough job cleaning the beach. O, plajı titizlikle temizledi. Cleaning polluted rivers requires extra work and time. Kirli nehirleri temizlemek ekstra çaba ve zaman gerektirir.
cleanup [ˈkliː.nʌp] temizleme Cleanup örnek cümleler: She was involved in the cleanup effort. O, temizlik çabalarına katıldı. His action inspired others to join the cleanup effort. Eylemi, diğerlerini temizlik çalışmasına katılmaya teşvik etti.
clear [klɪər] net; temiz Clear örnek cümleler: I need to clear my desk before I can work. Çalışmaya başlamadan önce masamı temizlemem gerekiyor. The sky is clear, and the stars are bright. Gökyüzü açık, ve yıldızlar parlak.
cleared [klɪərd] temizlendi Cleared örnek cümleler: As the storm passed, the sky cleared up, and the sun came out again. Fırtına geçtikten sonra gökyüzü açıldı ve güneş tekrar çıktı. Campers cleared the ground before setting up their tent in the woods. Kampçılar ormanda çadırlarını kurmadan önce araziyi temizlediler.
clearer [ˈklɪə.rər] daha net; daha belirgin; daha şeffaf Clearer örnek cümleler: The graphics on my phone look clearer than on my old one. Telefonumdaki grafikler eski telefonumdan daha net görünüyor. The radio showed a clearer signal when we moved the antenna. Radyoyu anteni hareket ettirdiğimizde daha net bir sinyal verdi.
clearly [ˈklɪər.li] net bir şekilde Clearly örnek cümleler: She spoke clearly to the class. Sınıfla açıkça konuştu. I can see the stars clearly tonight. Bu gece yıldızları net bir şekilde görebiliyorum.
clever [ˈklɛv.ər] zeki; akıllı; kurnaz Clever örnek cümleler: The politician's manipulation of the media was clever but dishonest. Siyasetçinin medyayı manipüle etmesi zekiceydi ama dürüst değildi. The comedian's funny observations on everyday life had the audience in stitches, laughing uncontrollably at his clever remarks. Komedyenin günlük yaşam hakkındaki komik gözlemleri, seyircileri zekice esprilerine kontrolsüzce güldürdü.
click [klɪk] tıklama; klik; basma sesi Click örnek cümleler: I heard a loud click from the door. Kapıdan yüksek bir tıklama duydum. Just click the button to start. Başlamak için sadece butona tıklayın.
client [ˈklaɪ.ənt] müşteri Client örnek cümleler: The lawyer spoke with her client. Avukat, müvekkiliyle konuştu. He met the client at the office. Ofiste müşteriyle buluştu.
clients [ˈklaɪ.ənts] müşteriler Clients örnek cümleler: She works in finance, helping clients manage their money. Finans sektöründe çalışıyor ve müşterilerin paralarını yönetmelerine yardımcı oluyor. He is a broker for insurance policies, assisting clients with their needs. O, sigorta poliçeleri için bir aracıdır ve müşterilerine ihtiyaçlarında yardımcı olur.
client’s [ˈklaɪ.ənt.s] müşterinin; müvekkilin; müşterinin Client’s örnek cümleler: The job requires flexibility, as the tasks can change depending on the client’s needs. İş, müşterinin ihtiyaçlarına bağlı olarak görevlerin değişebileceği esneklik gerektirir. The lawyer worked tirelessly to prove his client’s innocence using new evidence. Avukat, yeni deliller kullanarak müvekkilinin masumiyetini kanıtlamak için yorulmadan çalıştı.
cliff [klɪf] uçurum; kayalık; falez Cliff örnek cümleler: The edge of the cliff is dangerous. Uçurumun kenarı tehlikelidir. He managed to hold onto the slippery rope and climbed the cliff to reach safety. O, kaygan ipi tutmayı başardı ve kayalıklardan tırmanarak güvenliğe ulaştı.
cliffs [klɪfs] uçurumlar; kayalıklar; falezler Cliffs örnek cümleler: The mountain’s vertical cliffs are difficult to climb. Dağın dikey kayalıkları tırmanmak zordur. The powerful waves crashed against the cliffs on the rugged coastline. Güçlü dalgalar, engebeli kıyıdaki kayalıklarla çarpıştı.
climate [ˈklaɪ.mət] iklim Climate örnek cümleler: The climate here is very hot. Burası çok sıcak. Tropical islands have a warm climate. Tropikal adalar sıcak bir iklime sahiptir.
climates [ˈklaɪ.məts] iklimler; hava durumları; iklim koşulları Climates örnek cümleler: Cotton grows in warm climates. Pamuk sıcak iklimlerde yetişir. Plants tend to grow faster in warmer climates. Bitkiler daha sıcak iklimlerde daha hızlı büyüme eğilimindedir.
climb [klaɪm] tırmanmak Climb örnek cümleler: Monkeys climb trees to find tasty bananas. Maymunlar lezzetli muz bulmak için ağaçlara tırmanır. They climb the hill every Sunday morning. Her pazar sabahı tepeye tırmanırlar.
climbed [klaɪmd] tırmandı Climbed örnek cümleler: He climbed the mountain on a large scale. Dağa büyük ölçekte tırmandı. They climbed a mountain during their vacation. Tatilleri sırasında bir dağa tırmandılar.
climbers [ˈklaɪ.mbərz] tırmanıcılar; dağcılar; dağcılar Climbers örnek cümleler: The mountain hike was dangerous but thrilling for the experienced climbers. Dağ yürüyüşü deneyimli dağcılar için tehlikeli ama heyecan vericiydi. The best climbers conquered the steep cliff with great skill. En iyi tırmanıcılar, dik kayalığı büyük bir ustalıkla fethetti.