🎁 Arkadaşlarını davet et ve Pro’yu ücretsiz al 🎁

İngilizce dili. D harfiyle başlayan kelimeler — cümle içinde kullanım örnekleri, transkripsiyon ve telaffuz

disrupt
[dɪsˈrʌpt]
kesmek; bozmak; altüst etmek

Disrupt örnek cümleler:

  • Severe snowstorms can make travel dangerous and disrupt daily life.
    Şiddetli kar fırtınaları seyahatleri tehlikeli hale getirebilir ve günlük yaşamı aksatabilir.
  • Electrical storms can disrupt power lines and cause outages in large areas.
    Elektrik fırtınaları, enerji hatlarını kesintiye uğratabilir ve geniş alanlarda kesintilere neden olabilir.
disrupted
[ˈdɪs.rʌp.tɪd]
kesintiye uğramış; bozulmuş; engellenmiş

Disrupted örnek cümleler:

  • A sudden attack of insects disrupted their picnic by the lake.
    Aniden meydana gelen bir böcek saldırısı, göl kenarındaki pikniklerini bozdu.
  • Although they planned carefully, the weather disrupted their hiking trip.
    Özenle plan yapmalarına rağmen, hava durumu yürüyüş gezilerini aksattı.
disruption
[dɪsˈrʌp.ʃən]
kesinti; bozukluk; düzensizlik

Disruption örnek cümleler:

  • Despite the setback, she remained optimistic and decided to continue with the least disruption possible.
    Aksiliklere rağmen, iyimser kalmaya devam etti ve mümkün olduğunca az kesintiyle devam etmeye karar verdi.
  • In theology, sin is not just an individual wrongdoing but a disruption of the harmony between humanity and the divine.
    Teolojide günah, sadece bireysel bir hata olarak değil, insanlık ile ilahi olan arasındaki uyumun bozulması olarak görülür.
disruptions
[ˈdɪs.rʌp.ʃənz]
kesintiler; bozukluklar; engellemeler

Disruptions örnek cümleler:

  • The project’s delays were mainly caused by supply chain disruptions and resource shortages.
    Projenin gecikmeleri esas olarak tedarik zinciri kesintileri ve kaynak kıtlığından kaynaklanıyordu.
  • The government imposed restricted travel regulations due to the outbreak, causing major disruptions in daily life.
    Hükümet, salgın nedeniyle seyahat kısıtlamaları getirdi ve bu durum günlük yaşamda büyük aksaklıklara neden oldu.
disrupts
[ˈdɪs.rʌpts]
kesintiye uğratır; bozar; engeller

Disrupts örnek cümleler:

  • Forests face a relentless enemy in climate change, which disrupts the balance that maintains their beauty.
    Ormanlar, güzelliklerini koruyan dengeyi bozan iklim değişikliği şeklindeki amansız bir düşmanla karşı karşıyadır.
  • The reduction of ice in polar regions not only threatens wildlife but also disrupts global weather patterns.
    Kutup bölgelerindeki buzun azalması yalnızca vahşi yaşamı değil, aynı zamanda küresel hava modelini de bozuyor.
distance
[ˈdɪs.təns]
uzaklık; mesafe; aralık

Distance örnek cümleler:

  • The distance to the nearest store is about two miles.
    En yakın mağazaya olan mesafe yaklaşık iki mil.
  • He could see the mountain in the distance.
    Dağları uzaktan görebiliyordu.
distances
[ˈdɪs.tən.sɪz]
mesafeler; aralıklar; uzaklıklar

Distances örnek cümleler:

  • The radio can transmit signals to long distances.
    Radio uzun mesafelere sinyal iletebilir.
  • He is capable of running long distances without stopping.
    Uzun mesafeleri durmadan koşabilecek kapasitede.
distant
[ˈdɪs.tənt]
uzak; mesafeli; soğuk

Distant örnek cümleler:

  • The mountain looks distant from here.
    Dağ buradan uzak görünüyor.
  • They live in a distant country.
    Onlar uzak bir ülkede yaşıyor.
distinct
[ˈdɪs.tɪŋkt]
ayrı; farklı; belirgin

Distinct örnek cümleler:

  • There is a distinct difference.
    Belirgin bir fark var.
  • The two colors are distinct.
    İki renk farklıdır.
distinction
[dɪˈstɪŋk.ʃən]
ayrım; fark; benzersizlik

Distinction örnek cümleler:

  • She won a distinction.
    O ödül kazandı.
  • He has a distinction.
    Onun bir üstünlüğü var.
distinctive
[dɪˈstɪŋk.tɪv]
ayırıcı; belirgin; özgün

Distinctive örnek cümleler:

  • The car had a distinctive color.
    Arabanın kendine özgü bir rengi vardı.
  • She has a distinctive smile that everyone remembers.
    Onun herkesin hatırladığı kendine özgü bir gülümsemesi var.
distinguish
[ˈdɪs.tɪŋ.ɡwɪʃ]
fark etmek; öne çıkarmak; tanımak

Distinguish örnek cümleler:

  • It’s hard to distinguish them.
    Onları ayırt etmek zor.
  • Can you distinguish the two?
    İkisini ayırt edebilir misin?
distinguished
[ˈdɪs.tɪŋ.ɡwɪʃt]
seçkin; ünlü; kendine özgü

Distinguished örnek cümleler:

  • She is a distinguished teacher.
    O, seçkin bir öğretmendir.
  • The distinguished guest gave a speech.
    Seçkin konuk bir konuşma yaptı.
distractions
[dɪˈstræk.ʃənz]
dikkat dağıtıcı şeyler; rahatsızlıklar; şaşırtıcı şeyler

Distractions örnek cümleler:

  • The modern lifestyle is often busy and full of distractions, making it hard to relax.
    Modern yaşam tarzı genellikle meşgul ve dikkat dağıtıcılarla doludur, bu da rahatlamayı zorlaştırır.
  • She maintained focus despite the distractions around her, completing the project on time.
    Dikkat dağıtıcı unsurlara rağmen odaklanmayı sürdürerek projeyi zamanında tamamladı.
distress
[ˈdɪs.tres]
sıkıntı; ıstırap; keder

Distress örnek cümleler:

  • They responded immediately to the urgent distress call.
    Acil yardım çağrısına anında yanıt verdiler.
  • The rescue team arrived quickly after receiving the distress call from the stranded hikers.
    Kurtarma ekibi mahsur kalan yürüyüşçülerden gelen yardım çağrısını aldıktan sonra hızlıca geldi.
distributed
[ˈdɪs.trɪ.bjuː.tɪd]
dağıtılmış; paylaşılmış; bölüştürülmüş

Distributed örnek cümleler:

  • The food was distributed to everyone.
    Yemek herkes arasında dağıtıldı.
  • They distributed the cards.
    Onlar kartları dağıttılar.
distribution
[ˌdɪs.trɪˈbjuː.ʃən]
dağıtım; paylaşım; bölüştürme

Distribution örnek cümleler:

  • The company manages the distribution of food to local stores.
    Şirket, yerel mağazalara gıda dağıtımını yönetir.
  • Equal distribution of water is important in a drought.
    Kuraklık sırasında suyun eşit dağıtımı önemlidir.
district
[ˈdɪs.trɪkt]
bölge; semt; alan

District örnek cümleler:

  • I live in a quiet district of the city.
    Şehrin sakin bir bölgesinde yaşıyorum.
  • The district has many parks and cafes.
    Bölgede birçok park ve kafe var.
districts
[ˈdɪs.trɪkts]
bölgeler; semtler; alanlar

Districts örnek cümleler:

  • The city was divided into several districts, each with its own unique character and cultural identity.
    Şehir, her biri kendine özgü bir karaktere ve kültürel kimliğe sahip birkaç bölgeye ayrılmıştı.
  • The city has over twenty districts, each with its own unique culture and atmosphere.
    Şehirde her biri kendine özgü kültüre ve atmosfere sahip yirmiden fazla ilçe var.
diverse
[dɪˈvɜːs]
çeşitli; farklı; çok yönlü

Diverse örnek cümleler:

  • The festival celebrates diverse cultures from around the world.
    Festival, dünyanın dört bir yanından çeşitli kültürleri kutlamaktadır.
  • There are diverse opinions on the topic.
    Bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır.
diversifying
[ˈdaɪ.vɜːr.sɪ.faɪ.ɪŋ]
çeşitlendiren; ürün yelpazesini genişleten; çeşitlendiren

Diversifying örnek cümleler:

  • In today’s fast-changing world, some professionals are diversifying their skills to stay relevant in their fields.
    Bugünün hızla değişen dünyasında bazı profesyoneller, alanlarında ilgili kalabilmek için becerilerini çeşitlendiriyorlar.
  • The tendency of the market to fluctuate in response to global events has made investors cautious, with many diversifying their portfolios to mitigate risk.
    Piyasanın küresel olaylara tepki olarak dalgalanma eğilimi, yatırımcıları temkinli hale getirdi ve birçok kişi riskleri azaltmak için portföylerini çeşitlendiriyor.