each [iːtʃ] her biri; her biri; bireysel Each örnek cümleler: Each morning, birds sing outside my window. Her sabah, kuşlar penceremin dışında şarkı söyler. I like each color. Her rengi severim.
eager [ˈiː.ɡər] istekli; hevesli; sabırsız Eager örnek cümleler: There were nine students in the class, all eager to learn. Sınıfta dokuz öğrenci vardı, hepsi öğrenmeye istekliydi. He got off the train at the next station, eager to explore the new city. Yeni şehri keşfetmek için bir sonraki istasyonda trenden indi.
eagerly [ˈiː.ɡər.li] istekle; şevkle; sabırsızlıkla Eagerly örnek cümleler: Fans eagerly awaited the release of the latest book in the fantasy series. Hayranlar, fantastik serinin en yeni kitabının çıkmasını sabırsızlıkla bekliyorlardı. The auditorium was full, and everyone eagerly awaited the start of the concert. Auditoryum doluydu ve herkes konserin başlamasını sabırsızlıkla bekliyordu.
ear [ɪər] kulak; işitme; kulak Ear örnek cümleler: He cleaned his ear carefully. O, kulağını dikkatlice temizledi. She has a small ear. Onun küçük bir kulağı var.
earlier [ˈɜːr.li.ər] daha önce; önceden; erken Earlier örnek cümleler: The store closed earlier than usual today. Mağaza bugün her zamankinden daha erken kapandı. Please check your phone for the message I sent earlier. Lütfen, daha önce gönderdiğim mesajı kontrol etmek için telefonunuzu kontrol edin.
early [ˈɜːr.li] erken; ilk; zamansız Early örnek cümleler: The flowers bloom early in the spring. Çiçekler ilkbaharda erken açar. She is always early for her classes. Her zaman derslerine erken gelir.
earn [ɜːrn] kazanmak; elde etmek; başarmak Earn örnek cümleler: I want to earn money for my new bike. Yeni bisikletim için para kazanmak istiyorum. He works hard to earn money for his family. Ailesi için para kazanmak için çok çalışıyor.
earned [ɜːrnd] kazanılmış; elde edilmiş; başarılmış Earned örnek cümleler: They earned revenue from ticket sales. Onlar bilet satışından gelir elde etti. She earned a monetary reward for her efforts. O, çabaları için parasal bir ödül kazandı.
earning [ˈɜːrnɪŋ] kazanma; elde etme; başarma Earning örnek cümleler: His actions proved that he was worthy of the leadership role, earning the respect and admiration of his colleagues. Onun eylemleri, liderlik rolüne layık olduğunu kanıtladı, çalışma arkadaşlarının saygısını ve hayranlığını kazandı. The talented painter's work has been exhibited in galleries worldwide, earning her recognition as one of the best in her field. Yetenekli ressam eserlerini dünya çapındaki galerilerde sergileyerek, alanındaki en iyilerden biri olarak tanındı.
earnings [ˈɜːnɪŋz] kazançlar; kazanç; kazançlar Earnings örnek cümleler: His earnings from the job were enough to buy a new bike. İşten kazandığı gelir yeni bir bisiklet almaya yetti. She saved some of her earnings for the future. Gelecek için kazancının bir kısmını biriktirdi.
earns [ɜːnz] kazanır; alır Earns örnek cümleler: He earns his income from teaching. O, öğretimden gelir elde ediyor. She earns a good salary at her job. İşinde iyi bir maaş alıyor.
earth [ɜːrθ] yeryüzü; toprak; dünya Earth örnek cümleler: The Earth is round and orbits the sun. Dünya yuvarlaktır ve güneşin etrafında döner. Plants grow in the soil of the earth. Bitkiler, Dünya'nın toprağında büyür.
earth's [ɜːrθz] yeryüzünün; dünyanın; gezegenin Earth's örnek cümleler: A day is part of the Earth's cycle of time. Bir gün, Dünya'nın zaman döngüsünün bir parçasıdır. She is studying geography to understand the Earth's surface better. Dünyanın yüzeyini daha iyi anlamak için coğrafya çalışıyor.
earthquake [ˈɜːrθ.kweɪk] deprem; sismik olay Earthquake örnek cümleler: We felt the earthquake during the night. Geceleri depremi hissettik. The earthquake caused damage to many houses. Deprem, birçok eve zarar verdi.
earthquakes [ˈɜːrθ.kweɪks] depremler; sismik olaylar Earthquakes örnek cümleler: Earthquakes are a natural occurrence. Depremler doğal bir olaydır. The building was designed to withstand earthquakes. Bina depremlere dayanacak şekilde tasarlandı.
earth’s [ɜːrθs] dünya; dünyevi; dünyevi Earth’s örnek cümleler: Earth’s atmosphere protects us from harmful rays of the sun. Dünya atmosferi, bizi güneşin zararlı ışınlarından korur. The globe represents the Earth’s countries and oceans. Dünya küresi, dünyanın ülkelerini ve okyanuslarını temsil eder.
ease [iːz] kolaylık; rahatlık; uygunluk Ease örnek cümleler: He was at ease in the room. O odada rahattı. The medicine will ease the pain. Bu ilaç ağrıyı hafifletecek.
easier [ˈiːz.i.ər] daha kolay; daha uygun; daha basit Easier örnek cümleler: In reality, the test was easier than expected. Aslında sınav beklenenden daha kolaydı. In general, cats are easier to care for than dogs. Genel olarak kediler, köpeklerden daha kolay bakım gerektirir.
easily [ˈiː.zɪ.li] kolayca; rahatlıkla; basitçe Easily örnek cümleler: This book is easily read by beginners. Bu kitap, yeni başlayanlar tarafından kolayca okunabilir. She easily solved the math problem. O, matematik problemini kolayca çözdü.
easy [ˈiː.zi] kolay; rahat; basit Easy örnek cümleler: This puzzle is so easy, even a child can solve it. Bu bulmaca o kadar kolay ki, bir çocuk bile bunu çözebilir. It is easy to make a sandwich for lunch. Öğle yemeği için sandviç yapmak kolaydır.
eat [iːt] yemek; tüketmek; yemek yemek Eat örnek cümleler: I like to eat apples every morning. Her sabah elma yemeyi seviyorum. She will eat dinner with her family tonight. Bu akşam ailesiyle birlikte akşam yemeği yiyecek.