employee [ɪmˈplɔɪ.iː] çalışan; işçi; eleman Employee örnek cümleler: Every employee must be on time for work. Her çalışan işe zamanında gelmelidir. She is a good employee. O iyi bir çalışan.
employees [ɪmˈplɔɪ.iːz] çalışanlar; işçiler; elemanlar Employees örnek cümleler: The meeting is mandatory for all employees. Tüm çalışanlar için toplantı zorunludur. A good employer treats their employees with respect. İyi bir işveren çalışanlarına saygılı davranır.
employer [ɪmˈplɔɪər] işveren; patron; şirket Employer örnek cümleler: My employer gives me a fair salary. İşverenim bana adil bir maaş veriyor. The employer interviewed five candidates for the job. İşveren, bu iş için beş adayla mülakat yaptı.
employment [ɪmˈplɔɪ.mənt] istihdam; iş; çalışma Employment örnek cümleler: He found employment at a local shop. Bir yerel dükkânda iş buldu. Many people look for employment after graduating. Çok sayıda insan mezun olduktan sonra iş arar.
employs [ɪmˈplɔɪz] çalıştırır; kullanır; işe alır Employs örnek cümleler: The team employs various techniques to solve problems quickly. Ekip, sorunları hızlıca çözmek için çeşitli teknikler kullanıyor. The manager employs strict rules to ensure the work is done efficiently. Yönetici, işin verimli yapılmasını sağlamak için katı kurallar uyguluyor.
empty [ˈɛmpti] boş; boş; boş Empty örnek cümleler: The bottle is empty. Şişe boş. I opened the box, but it was empty. Kutuyu açtım ama boştu.
enable [ɪˈneɪbəl] etkinleştirmek; izin vermek; olanak sağlamak Enable örnek cümleler: The new app will enable you to learn English faster. Yeni uygulama, İngilizceyi daha hızlı öğrenmenizi sağlayacak. This tool will enable you to create designs easily. Bu araç, tasarımları kolayca oluşturmanıza olanak tanıyacaktır.
enabled [ɪˈneɪ.bəld] etkinleştirilmiş; mümkün hale getirilmiş; izin verilen Enabled örnek cümleler: Advances in prosthetic technology have enabled amputees to regain functionality and dexterity in their artificial hands. Protez teknolojisindeki ilerlemeler, ampute hastaların yapay ellerinde işlevselliği ve çevikliği yeniden kazanmalarını sağladı. Advances in technology have enabled data processing to occur quickly, allowing for real-time analytics and decision-making. Teknolojideki ilerlemeler, verilerin hızlı bir şekilde işlenmesini sağlayarak gerçek zamanlı analiz ve karar vermeyi mümkün kılmıştır.
enabling [ɪˈneɪ.blɪŋ] etkinleştirme; mümkün hale getirme; izin verme Enabling örnek cümleler: Advances in aerodynamics have significantly improved the efficiency and performance of aircraft, enabling longer and faster flights. Havacılık aerodinamiğindeki ilerlemeler, uçakların verimliliğini ve performansını önemli ölçüde artırarak daha uzun ve hızlı uçuşlara olanak tanıdı. The communication satellite is a vital part of modern technology, enabling global connectivity for businesses and individuals alike. İletişim uydusu, işletmeler ve bireyler için küresel bağlantı sağlayan modern teknolojinin hayati bir parçasıdır.
enacted [ɪˈnæk.tɪd] onaylanmış; kabul edilmiş; oynanmış Enacted örnek cümleler: Nobody anticipated the long-term effects of the policies enacted during that period in history. Hiç kimse, o dönemde uygulanan politikaların uzun vadeli etkilerini tahmin etmemişti. Many nations have enacted strict anti-terrorist laws to prevent radical organizations from gaining influence. Birçok ülke, radikal örgütlerin etkisini önlemek için katı terörle mücadele yasaları çıkardı.
enchanting [ɪnˈtʃɑːn.tɪŋ] büyüleyici; çekici; büyülü Enchanting örnek cümleler: The festival was filled with magic, from enchanting lights to performances that dazzled everyone. Festival, büyüyle doluydu, büyülü ışıklardan herkesi büyüleyen gösterilere kadar. The front of the ancient castle was covered in ivy, giving it a mysterious and enchanting look. Eski kalenin ön kısmı sarmaşıkla kaplıydı, ona gizemli ve büyüleyici bir görünüm kazandırıyordu.
encounter [ɪnˈkaʊn.tər] karşılaşmak; buluşmak; rastlamak Encounter örnek cümleler: She had a strange encounter on her way home. Eve giderken garip bir karşılaşma yaşadı. They had a brief encounter at the park. Parkta kısa bir karşılaşmaları oldu.
encountered [ɪnˈkaʊn.tərd] karşılaşmış; yüzleşmiş; deneyimlemiş Encountered örnek cümleler: We encountered an obstacle while trying to fix the car. Arabayla ilgilenirken bir engelle karşılaştık. Early in the project, they encountered unexpected technical challenges. Projeye başlarken, beklenmeyen teknik zorluklarla karşılaştılar.
encourage [ɪnˈkʌr.ɪdʒ] cesaretlendirmek; teşvik etmek; cesaret vermek Encourage örnek cümleler: My parents always encourage me to do my best. Ailem her zaman elimden gelenin en iyisini yapmam için beni teşvik eder. The teacher encourages us to ask questions. Öğretmen bizi soru sormaya teşvik ediyor.
encouraged [ɪnˈkʌ.rɪdʒd] teşvik edilmiş; desteklenmiş; cesaretlendirilmiş Encouraged örnek cümleler: The teacher encouraged her students to believe in their ability to succeed. Öğretmen, öğrencilerini başarıya ulaşma yeteneklerine inanmaları için teşvik etti. The teacher encouraged students to practice speaking in front of an audience. Öğretmen, öğrencilerin bir izleyici önünde sunum yapmalarını teşvik etti.
encouragement [ɪnˈkʌ.rɪdʒ.mənt] teşvik; destek; cesaretlendirme Encouragement örnek cümleler: The coach gave repeated encouragement to the players, motivating them to keep trying. Antrenör, oyunculara devam etmeleri için tekrarlanan teşvikler verdi. His kind words of encouragement stayed with her during the most challenging moments. Onun nazik teşvik sözleri, en zorlu anlarda onunla kaldı.
encourages [ɪnˈkʌ.rɪ.dʒɪz] teşvik eder; destekler; cesaretlendirir Encourages örnek cümleler: The teacher encourages us to ask questions. Öğretmen bizi soru sormaya teşvik ediyor. She encourages her friends to be kind to others. Arkadaşlarını başkalarına karşı nazik olmaya teşvik ediyor.
encouraging [ɪnˈkʌ.rɪ.dʒɪŋ] teşvik edici; destekleyici; ümit verici Encouraging örnek cümleler: The leadership of the team was strong and encouraging. Ekibin liderliği güçlü ve motive ediciydi. The teacher’s encouraging manner made the students feel confident in their abilities. Öğretmenin cesaret verici tavrı, öğrencilerin yeteneklerine güven duymalarını sağladı.
encryption [ɪnˈkrɪp.ʃən] şifreleme; kodlama; veri koruma Encryption örnek cümleler: He felt a sense of security knowing that his data was protected by advanced encryption methods. Gelişmiş şifreleme yöntemleriyle verilerinin korunduğunu bilmek ona güven duygusu verdi. Advanced encryption techniques are employed to ensure secure access to sensitive information in digital systems. Gelişmiş şifreleme teknikleri, dijital sistemlerde hassas bilgilere güvenli erişim sağlamak için kullanılır.
end [ɛnd] son; sonuç; bitiş End örnek cümleler: The movie will end in a few minutes. Film birkaç dakika içinde bitecek. She will end it soon. O, yakında bunu bitirecek.
endangered [ɪnˈdeɪn.dʒərd] tehlikede; yok olma tehlikesinde; tehdit altında Endangered örnek cümleler: Tigers are an endangered species. Kaplanlar nesli tükenmekte olan bir türdür. We must preserve natural habitats to protect endangered species. Tehlikedeki türleri korumak için doğal yaşam alanlarını korumalıyız.