🎁 Arkadaşlarını davet et ve Pro’yu ücretsiz al 🎁

İngilizce dili. I harfiyle başlayan kelimeler — cümle içinde kullanım örnekleri, transkripsiyon ve telaffuz

initiative
[ɪˈnɪʃ.ə.tɪv]
girişim; inisiyatif; teşebbüs

Initiative örnek cümleler:

  • She took the initiative to help me.
    Yardım etmek için inisiyatif aldı.
  • He showed initiative in the project.
    Projede inisiyatif gösterdi.
initiatives
[ɪˈnɪʃ.ə.tɪvz]
girişimler; inisiyatifler; teşebbüsler

Initiatives örnek cümleler:

  • They worked hard to turn their vision of a better community into reality through local initiatives.
    Tarih boyunca vizyoner liderler, fikirleriyle insanlık gelişiminin seyrini şekillendirdi.
  • The government decided to increase the tax rates on luxury goods to fund new public health initiatives.
    Hükümet, yeni kamu sağlık girişimlerini finanse etmek için lüks mallardaki vergi oranlarını artırmaya karar verdi.
injection
[ɪnˈdʒek.ʃən]
enjeksiyon; püskürtme; giriş

Injection örnek cümleler:

  • He got an injection for his flu.
    Grip için ona enjeksiyon yapıldı.
  • The doctor gave her an injection.
    Doktor ona enjeksiyon yaptı.
injured
[ˈɪn.dʒərd]
yaralı; hasarlı; travma geçirmiş

Injured örnek cümleler:

  • She showed great courage when she helped the injured person.
    Yaralı kişiye yardım ederken büyük cesaret gösterdi.
  • He injured his knee while playing football.
    Futbol oynarken dizini yaraladı.
injuries
[ˈɪn.dʒər.iz]
yaralar; hasarlar; sakatlıklar

Injuries örnek cümleler:

  • Physical therapy helps people recover after injuries.
    Fizyoterapi, insanların yaralanmalardan sonra iyileşmelerine yardımcı olur.
  • The athlete overcame multiple injuries to win the championship.
    Sporcu, şampiyonluğu kazanmak için birçok sakatlığın üstesinden geldi.
injury
[ˈɪn.dʒər.i]
yara; hasar; sakatlık

Injury örnek cümleler:

  • I hurt my leg, and now I have an injury.
    Bacağımı incittim ve şimdi bir yaralanmam var.
  • He got an injury while playing football.
    Futbol oynarken sakatlandı.
injustice
[ɪnˈdʒʌs.tɪs]
adaletsizlik; haksızlık; kanunsuzluk

Injustice örnek cümleler:

  • His hatred for injustice led him to become a lawyer.
    Adaletsizliğe olan nefreti onu avukat olmaya yönlendirdi.
  • She wanted to raise her voice against injustice in her community.
    Topluluğunda adaletsizliğe karşı sesini yükseltmek istedi.
ink
[ɪŋk]
mürekkep; boya; pigment

Ink örnek cümleler:

  • The black ink is made of carbon.
    Siyah mürekkep karbondan yapılmıştır.
  • The invisible ink appeared under the special light.
    Görünmez mürekkep özel ışık altında ortaya çıktı.
innate
[ɪˈneɪt]
doğuştan; doğal; fıtri

Innate örnek cümleler:

  • Philosophers debate whether people are born with innate knowledge or learn everything from experience.
    Felsefeciler, insanların doğuştan bilgiye sahip olup olmadığını yoksa her şeyi deneyimden öğrenip öğrenmediklerini tartışıyor.
  • Philosophers have debated whether regularity in human behavior reflects innate tendencies or societal conditioning.
    Felsefeciler, insan davranışındaki düzenliliğin doğuştan gelen eğilimleri mi yoksa toplumsal koşullamayı mı yansıttığını tartıştılar.
inner
[ˈɪn.ər]
iç; gizli; saklı

Inner örnek cümleler:

  • She felt a sense of inner peace after meditating.
    O, meditasyon yaptıktan sonra iç huzur hissi duydu.
  • The building has an inner courtyard filled with flowers.
    Binada çiçeklerle dolu bir iç avlu var.
innocence
[ˈɪn.ə.səns]
masumiyet; saflık; naiflik

Innocence örnek cümleler:

  • She presented proof of her innocence in the trial.
    Mahkemede masumiyetinin kanıtını sundu.
  • The evidence was insufficient to prove his innocence.
    Onun masumiyetini kanıtlamak için yeterli kanıt yoktu.
innocent
[ˈɪn.ə.sənt]
masum; saf; naif

Innocent örnek cümleler:

  • The child looks innocent.
    Çocuk masum görünüyor.
  • She has an innocent smile.
    Onun masum bir gülümsemesi var.
innovate
[ˈɪn.ə.veɪt]
yenilik yapmak; icat etmek; yenilemek

Innovate örnek cümleler:

  • The project’s potential to innovate excited the investors.
    Projenin yenilik potansiyeli yatırımcıları heyecanlandırdı.
  • The project offered an opportunity to innovate in biotechnology.
    Proje, biyoteknolojide yenilik yapma fırsatı sundu.
innovating
[ˈɪn.ə.veɪ.tɪŋ]
yenilik yapan; icat eden; yenileyen

Innovating örnek cümleler:

  • The company has been continuously innovating, introducing new products to stay ahead of competitors.
    Şirket, rakiplerinin önünde kalmak için sürekli yenilik yapıyor, yeni ürünler sunuyor.
  • As the giant of the industry, the company faces immense pressure to continue innovating and setting trends.
    Sektörün devi olarak, şirket yenilik yapmaya ve trendleri belirlemeye devam etme konusunda muazzam bir baskı altındadır.
innovation
[ˌɪn.əˈveɪ.ʃən]
yenilik; yenilikçilik; icat

Innovation örnek cümleler:

  • Innovation makes life easier and better.
    Yenilik hayatı daha kolay ve daha iyi hale getirir.
  • This new phone is full of innovation.
    Bu yeni telefon yeniliklerle dolu.
innovations
[ˌɪn.əˈveɪ.ʃənz]
yenilikler; yenilikçilikler; icatlar

Innovations örnek cümleler:

  • The automotive industry is constantly evolving with new technologies and innovations.
    Otomotiv endüstrisi, yeni teknolojiler ve yeniliklerle sürekli gelişiyor.
  • Over time, the team's collective vision began to manifest in their successful projects and innovations.
    Zamanla, ekibin kolektif vizyonu, başarılı projelerinde ve yeniliklerinde kendini göstermeye başladı.
innovative
[ˈɪn.əˌveɪ.tɪv]
yenilikçi; özgün; icatçı

Innovative örnek cümleler:

  • The startup will launch its innovative app to improve productivity.
    Startup, üretkenliği artırmak için yenilikçi uygulamasını piyasaya sürecek.
  • They tackled the issue of urban pollution with innovative solutions.
    Şehir kirliliği sorununu yenilikçi çözümlerle ele aldılar.
input
[ˈɪn.pʊt]
giriş; veri; katkı

Input örnek cümleler:

  • She asked for input.
    O katkı istedi.
  • I need your input.
    Sana katkına ihtiyacım var.
insects
[ˈɪn.sekts]
böcekler; haşereler; küçük böcekler

Insects örnek cümleler:

  • A sudden attack of insects disrupted their picnic by the lake.
    Aniden meydana gelen bir böcek saldırısı, göl kenarındaki pikniklerini bozdu.
  • Many species of insects play important roles in pollination and food production.
    Birçok böcek türü, tozlaşma ve gıda üretiminde önemli roller oynar.
inside
[ɪnˈsaɪd]
iç; içsel; iç taraf

Inside örnek cümleler:

  • I put the gift inside the box.
    Hediyeyi kutunun içine koydum.
  • There is a cat inside the house.
    Evin içinde bir kedi var.
insight
[ˈɪn.saɪt]
kavrayış; anlayış; sezgi

Insight örnek cümleler:

  • She gave me insight into her thoughts.
    Bana düşüncelerine dair bir içgörü verdi.
  • His insight helped me understand the problem better.
    Onun içgörüsü, sorunu daha iyi anlamama yardımcı oldu.