kiss [kɪs] öpücük; öpme Kiss örnek cümleler: She gave him a kiss on the cheek. Ona yanağından öptü. The baby kissed her mother's hand. Bebek annesinin elini öptü.
kissed [kɪst] öptü; öpülmüş Kissed örnek cümleler: They kissed under the moonlight. Ay ışığında öpüştüler. The baby kissed her mother's hand. Bebek annesinin elini öptü.
kit [kɪt] kit; set; ekipman Kit örnek cümleler: They packed an emergency kit before the trip. Seyahat öncesinde bir acil durum kiti paketlediler. Registration for the conference includes a welcome kit and materials. Konferansa kaydı, hoş geldin kiti ve materyalleri içerir.
kitchen [ˈkɪtʃ.ən] mutfak; ocak Kitchen örnek cümleler: The kitchen smells great because of the baking bread. Mutfak, pişmiş ekmek nedeniyle harika kokuyor. He cleaned the kitchen after lunch. O, öğle yemeğinden sonra mutfağı temizledi.
kitten [ˈkɪt.ən] kedi yavrusu; yavru kedi; minik kedi Kitten örnek cümleler: He tried to save the kitten from the tree. O, ağaçtan yavru kediyi kurtarmaya çalıştı. The brave boy rescued the kitten from the tree. Cesur çocuk, kediyi ağaçtan kurtardı.
knee [niː] diz; diz kapağı Knee örnek cümleler: She hurt her knee while running. Koşarken dizini incitti. He has a pain in his knee. Dizi ağrıyor.
knew [njuː] biliyordu; bilmişti Knew örnek cümleler: He knew with certainty that it was going to rain. Yağmur yağacağından emindi. She had previously visited the museum and knew the best exhibits. O, daha önce müzeyi ziyaret etmişti ve en iyi sergileri biliyordu.
knife [naɪf] bıçak; çakı; kama Knife örnek cümleler: Be careful with the knife. Bıçağa dikkat et. She cut the bread with a knife. O ekmek bıçağıyla kesti.
knight [naɪt] şövalye; savaşçı; süvari Knight örnek cümleler: She is reading a story about a brave knight. O, cesur bir şövalye hakkında bir hikaye okuyor. He played the role of a brave knight in the play. O, oyunda cesur şövalye rolünü oynadı.
knocked [nɒkt] kapıyı çaldı; vurdu; çarptı Knocked örnek cümleler: She knocked on the door before entering the room. Odadan girmeden önce kapıyı çaldı. The strength of the wind knocked over the old tree during the storm. Fırtına sırasında rüzgarın gücü eski ağacı devirdi.
know [noʊ] bilmek; anlamak; tanımak Know örnek cümleler: I know her. Ben onu tanıyorum. He knows the answer. O cevabı biliyor.
knowing [ˈnoʊ.ɪŋ] bilme; farkındalık; anlama Knowing örnek cümleler: Knowing the local language is a big advantage when traveling. Yerel dili bilmek seyahat ederken büyük bir avantajdır. She felt like an alien in a new city, not knowing anyone. Yeni bir şehirde kimseyi tanımadığı için kendini yabancı gibi hissetti.
knowledge [ˈnɒl.ɪdʒ] bilgi; ilim; erdem Knowledge örnek cümleler: The city is known for its beautiful parks. Şehir güzel parklarıyla bilinir. She has knowledge of English. O İngilizce biliyor.
known [noʊn] bilinen; tanıdık; kabul edilmiş Known örnek cümleler: This is the last day of our holiday. Bu bizim tatilin son günü. It is a known fact. Bu, bilinen bir gerçektir.
knows [noʊz] bilir; anlar; tanır Knows örnek cümleler: She knows the cause. O, nedeni biliyor. She knows how to play. O çalmayı biliyor.