lab [læb] laboratuvar; lab; araştırma merkezi Lab örnek cümleler: We did an experiment in the lab today. Bugün laboratuvarda bir deney yaptık. The teacher works in a science lab. Öğretmen bir bilim laboratuvarında çalışıyor.
label [ˈleɪ.bəl] etiket; işaret; marka Label örnek cümleler: She put a label on the box to show what's inside. Kutunun içinde ne olduğunu göstermek için bir etiket yapıştırdı. The label on the shirt says it is made of cotton. Gömlek üzerindeki etiket, pamuktan yapıldığını söylüyor.
labeled [ˈleɪ.bəld] etiketlenmiş; işaretlenmiş; markalanmış Labeled örnek cümleler: Despite being labeled natural, some substances can still have harmful side effects. Doğal olarak etiketlenmiş olmalarına rağmen, bazı maddeler hala zararlı yan etkilere sahip olabilir. The puzzle pieces were carefully arranged in the box, each one labeled for easy assembly. Yapboz parçaları dikkatlice kutuya yerleştirildi, her biri kolay montaj için etiketlendi.
labor [ˈleɪ.bər] emek; iş; çaba Labor örnek cümleler: There was a division of labor between the team members. Ekip üyeleri arasında iş bölümü yapıldı. Some people believe that child labor is a form of exploitation. Bazı insanlar çocuk işçiliğinin bir tür sömürü olduğunu düşünüyor.
laboratory [ˈlæb.rəˌtɔːr.i] laboratuvar; araştırma merkezi; deney odası Laboratory örnek cümleler: She works in the laboratory every day to study animals. Her gün laboratuvarda hayvanları incelemek için çalışıyor. The laboratory is where scientists do experiments. Laboratuvar, bilim insanlarının deney yaptığı yerdir.
labour [ˈleɪ.bər] emek; iş; çaba Labour örnek cümleler: They work hard labouring in the fields all day. Tüm gün tarlalarda sıkı çalışıyorlar. He helped with the labour during the move. Taşınma sırasında işlere yardım etti.
lack [læk] eksiklik; yetersizlik; yokluk Lack örnek cümleler: The project failed due to a lack of support. Proje destek eksikliği nedeniyle başarısız oldu. He couldn’t finish the work because of a lack of time. O zamanın yetersizliği nedeniyle işi bitiremedi.
lacked [lækt] eksikti; eksikti; yoktu Lacked örnek cümleler: The suitcase was difficult to carry because it lacked a bearing. Bavulun rulmanı olmadığı için taşımak zordu. He lacked motivation to continue working on the project. Projeye devam etmek için motivasyonu yoktu.
ladder [ˈlæd.ər] merdiven; merdiven; merdiven Ladder örnek cümleler: He climbed up the ladder to fix the roof. Çatıyı tamir etmek için merdivene tırmandı. Be careful not to fall while climbing the ladder. Dikkatli ol, merdivene tırmanırken düşme.
lady [ˈleɪ.di] hanımefendi; kadın; lady Lady örnek cümleler: The lady is walking in the park. Hanımefendi parkta yürüyor. She is a kind lady. O bir nazik hanımefendi.
laid [leɪd] koydu; koydu; koydu Laid örnek cümleler: The foundation was laid yesterday. Temel dün atıldı. She laid the towel on the beach to sunbathe. Güneşlenmek için havluyu sahile serdi.
lake [leɪk] göl; gölet; su birikintisi Lake örnek cümleler: We swam in the lake. Gölde yüzdük. The lake is big. Göl büyük.
lakes [leɪks] gölleri; göletler; su birikintileri Lakes örnek cümleler: This region has many lakes. Bu bölgede birçok gölet vardır. There is not sufficient fish left in polluted lakes. Kirli göllerde yeterince balık kalmadı.
land [lænd] ara; toprak; ülke Land örnek cümleler: They bought a piece of land to build a house. Onlar bir ev inşa etmek için bir arazi parçası aldılar. We live on a small land near the river. Nehir yakınında küçük bir arazide yaşıyoruz.
landed [ˈlændɪd] inen; karaya inmiş; yerleşmiş Landed örnek cümleler: The airplane landed safely on the ground. Uçak, yere güvenle indi. The aircraft landed safely on the runway. Uçak pistte güvenli bir şekilde iniş yaptı.
landing [ˈlændɪŋ] iniş; karaya inme; yük boşaltma Landing örnek cümleler: The bird is landing on the tree. Kuş ağaca konuyor. The plane is landing. Uçak iniş yapıyor.
landmark [ˈlænd.mɑːrk] işaret; dönüm noktası; simge Landmark örnek cümleler: He didn’t want to miss the chance to visit the famous landmark. Ünlü simge yapıyı ziyaret etme fırsatını kaçırmak istemedi. The building is over a century old, making it a historic landmark. Bina bir asırdan daha eski olup tarihi bir simge haline gelmiştir.
landmarks [ˈlænd.mɑːrks] işaretler; dönüm noktaları; simgeler Landmarks örnek cümleler: Travelers often use landmarks to identify their location in unfamiliar cities. Seyahat edenler, genellikle bilinmeyen şehirlerde konumlarını belirlemek için simge yapıları kullanır. Visiting sacred spiritual landmarks can provide profound emotional experiences. Kutsal ruhani simge yapıları ziyaret etmek derin duygusal deneyimler sunabilir.
lands [lændz] ülkeler; araziler; bölgeler Lands örnek cümleler: He looked beyond the mountains and dreamed of exploring the lands. Dağların ötesine baktı ve toprakları keşfetmenin hayalini kurdu. His imagination took him to faraway lands in his dreams. Hayal gücü onu rüyalarında uzak diyarlara götürdü.
landscape [ˈlænd.skeɪp] manzara; arazi; peyzaj Landscape örnek cümleler: The landscape is full of mountains and trees. Manzara dağlar ve ağaçlarla dolu. The landscape in the desert is very dry and empty. Çöldeki manzara çok kuru ve boş.
landscapes [ˈlænd.skeɪps] manzaralar; araziler; peyzajlar Landscapes örnek cümleler: The landscapes in the paintings look similar, yet each has its own charm. Resimlerdeki manzaralar benzer görünüyor, ancak her biri kendi cazibesine sahip. A girl painted beautiful landscapes inspired by the scenery of her hometown. Bir kız, memleketinin manzaralarından ilham alarak güzel manzaralar çizdi.