🎁 Arkadaşlarını davet et ve Pro’yu ücretsiz al 🎁

İngilizce dili. L harfiyle başlayan kelimeler — cümle içinde kullanım örnekleri, transkripsiyon ve telaffuz

landslide
[ˈlænd.slaɪd]
heyelan; çığ; ezici zafer

Landslide örnek cümleler:

  • Rescue teams worked to clear the road after a massive landslide.
    Kurtarma ekipleri büyük bir toprak kaymasından sonra yolu temizlemek için çalıştı.
  • The road ahead was blocked due to a landslide, forcing them to take a different route.
    Öndeki yol, bir toprak kayması nedeniyle kapanmıştı, bu da onları farklı bir rota almaya zorladı.
language
[ˈlæŋ.ɡwɪdʒ]
dil; konuşma; dilbilim

Language örnek cümleler:

  • She is learning a new language to talk to her grandparents.
    O, büyük ebeveynleriyle konuşmak için yeni bir dil öğreniyor.
  • This app helps you learn a new language step by step.
    Bu uygulama, yeni bir dil öğrenmenize adım adım yardımcı olur.
languages
[ˈlæŋ.ɡwɪdʒɪz]
diller; konuşmalar; dilbilimler

Languages örnek cümleler:

  • This person speaks three languages well.
    Bu kişi üç dili iyi konuşuyor.
  • She studies international cultures and languages.
    Uluslararası kültürleri ve dilleri öğreniyor.
laptop
[ˈlæp.tɒp]
dizüstü bilgisayar; laptop; taşınabilir bilgisayar

Laptop örnek cümleler:

  • She bought a new cable for her laptop.
    O, dizüstü bilgisayarı için yeni bir kablo aldı.
  • I prefer using a laptop over a desktop for work.
    Çalışmak için masaüstü yerine dizüstü bilgisayar kullanmayı tercih ederim.
laptops
[ˈlæp.tɒps]
dizüstü bilgisayarlar; laptoplar; taşınabilir bilgisayarlar

Laptops örnek cümleler:

  • The shop sells electronics like phones and laptops.
    Dükkan, telefonlar ve dizüstü bilgisayarlar gibi elektronik ürünler satıyor.
  • Devices like tablets and laptops make working from home more convenient.
    Tablet ve dizüstü bilgisayarlar gibi cihazlar, evden çalışmayı daha rahat hale getiriyor.
large
[lɑːrdʒ]
büyük; geniş; engin

Large örnek cümleler:

  • They live in a large building.
    Büyük bir binada yaşıyorlar.
  • She has a large dog.
    Onun büyük bir köpeği var.
large-scale
[ˌlɑːrdʒˈskeɪl]
büyük ölçekli; geniş kapsamlı; engin

Large-scale örnek cümleler:

  • The federal police have more resources for large-scale investigations.
    Federal polis, büyük çaplı soruşturmalar için daha fazla kaynağa sahiptir.
  • Obtaining funding for large-scale projects often requires detailed proposals and convincing arguments.
    Büyük ölçekli projeler için finansman sağlamak genellikle ayrıntılı teklifler ve ikna edici argümanlar gerektirir.
largely
[ˈlɑːrdʒ.li]
büyük ölçüde; çoğunlukla; önemli ölçüde

Largely örnek cümleler:

  • The event was largely successful, with many people attending.
    Etkiliğe çok sayıda kişinin katılımıyla büyük ölçüde başarılı oldu.
  • He is largely responsible for the success of the project.
    Projenin başarısından büyük ölçüde sorumludur.
larger
[ˈlɑːr.dʒər]
daha büyük; daha geniş; daha engin

Larger örnek cümleler:

  • The scope of the event was much larger than anyone had expected.
    Etkinliğin kapsamı beklenenden çok daha büyüktü.
  • Local stores often sell unique goods you can’t find in larger supermarkets.
    Yerel mağazalar genellikle büyük süpermarketlerde bulunmayan benzersiz ürünler satar.
largest
[ˈlɑːr.dʒɪst]
en büyük; en geniş; en engin

Largest örnek cümleler:

  • This crop of corn is the largest we've ever seen.
    Bu mısır mahsulü, şimdiye kadar gördüğümüz en büyüğü.
  • As the fourth largest economy in the world, Germany plays a significant role in global trade and politics.
    Dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olarak Almanya, küresel ticaret ve siyasette önemli bir rol oynamaktadır.
laser
[ˈleɪ.zər]
lazer; lazer ışını; lazer cihazı

Laser örnek cümleler:

  • He uses a laser pointer.
    Lazer işaretçi kullanıyor.
  • The laser is safe to use.
    Lazer kullanımı güvenlidir.
last
[læst]
son; geçmiş; yakın zamanlı

Last örnek cümleler:

  • This is the last train to the city tonight.
    Bu gece şehre giden son tren bu.
  • She will be the last person to arrive.
    O, gelecek son kişi olacak.
lasted
[ˈlæstɪd]
sürmüş; devam etmiş; kalıcı olmuş

Lasted örnek cümleler:

  • The celebration lasted all night long.
    Kutlama bütün gece sürdü.
  • The commercial break lasted for five minutes.
    Reklam arası beş dakika sürdü.
lasting
[ˈlæstɪŋ]
kalıcı; dayanıklı; uzun ömürlü

Lasting örnek cümleler:

  • Her kind words had a lasting effect on his confidence that day.
    Nazik sözleri, o gün onun özgüvenine kalıcı bir etki yaptı.
  • The beauty of the ancient ruins left a lasting impression on all visitors.
    Antik kalıntıların güzelliği tüm ziyaretçiler üzerinde kalıcı bir etki bıraktı.
lasts
[læsts]
sürer; devam eder; kalır

Lasts örnek cümleler:

  • The movie lasts for one hour and thirty minutes.
    Film bir saat otuz dakika sürüyor.
  • The course lasts for six weeks.
    Kurs altı hafta sürüyor.
late
[leɪt]
geç; gecikmiş; yakın zamanlı

Late örnek cümleler:

  • I was late to class because I missed the bus.
    Okula geç kaldım çünkü otobüsü kaçırdım.
  • He apologized for being late to the meeting.
    Toplantıya geç kalması için özür diledi.
lately
[ˈleɪt.li]
son zamanlarda; yakın zamanda; son günlerde

Lately örnek cümleler:

  • I noticed a tendency to argue more lately.
    Son zamanlarda daha fazla tartışma eğilimi fark ettim.
  • I’ve been having trouble sleeping lately because of stress.
    Son zamanlarda stres yüzünden uyumakta zorluk çekiyorum.
later
[ˈleɪ.tər]
sonra; daha sonra; müteakip

Later örnek cümleler:

  • They arrived later.
    Daha sonra geldiler.
  • She called me later.
    Beni daha sonra aradı.
latest
[ˈleɪ.tɪst]
son; en yeni; en taze

Latest örnek cümleler:

  • The latest trend is to wear bright colors.
    En son trend parlak renkler giymek.
  • She loves fashion and always wears the latest trends.
    Moda sever ve her zaman en son trendleri takip eder.
latter
[ˈlæt.ər]
ikincisi; ikinci olan; sonraki

Latter örnek cümleler:

  • The latter part of the movie was more exciting.
    Filmin son bölümü daha heyecan vericiydi.
  • He likes the latter option better than the former.
    İlkinden daha çok ikinci seçeneği seviyor.
laugh
[læf]
gülme; kahkaha; kıkırdama

Laugh örnek cümleler:

  • The baby began to laugh very loudly.
    Bebek yüksek sesle gülmeye başladı.
  • She will laugh at the joke.
    O şakaya gülecek.