lights [laɪts] ışıklar; aydınlatmalar; lambalar Lights örnek cümleler: The lights turn off automatically at night. Işıklar gece otomatik olarak kapanır. The house has external lights for the garden. Evin bahçesi için dış aydınlatması var.
lightweight [ˈlaɪt.weɪt] hafif; az ağırlıklı; önemsiz Lightweight örnek cümleler: The new material they developed was lightweight and durable. Geliştirdikleri yeni malzeme hafif ve dayanıklıydı. The design of the electric vehicle focuses on being lightweight and energy-efficient. Electric araç tasarımı, hafiflik ve enerji verimliliğine odaklanmaktadır.
like [laɪk] sevmek; beğenmek; benzer Like örnek cümleler: I like pizza. Pizzayı severim. She likes dogs. Köpekleri sever.
liked [laɪkt] beğenilmiş; sevilen; onaylanmış Liked örnek cümleler: He liked the result. O, sonucu beğendi. The chef cooked the steak rare, just the way the customer liked it. Aşçı, bifteği müşterinin sevdiği şekilde az pişmiş olarak hazırladı.
likelihood [ˈlaɪk.li.hʊd] olasılık; ihtimal; makullük Likelihood örnek cümleler: There is a high likelihood of rain today. Bugün yağmur yağma olasılığı yüksek. The likelihood of winning is low. Kazanma olasılığı düşük.
likely [ˈlaɪk.li] olası; mümkün; makul Likely örnek cümleler: This movie is likely to become a big hit. Bu filmin büyük bir hit olma olasılığı yüksektir. He is likely to come late since he missed the bus. O, otobüsü kaçırdığı için geç gelmesi muhtemeldir.
likes [laɪks] sever; beğenir; tercihler Likes örnek cümleler: He likes to record songs on his computer. O, bilgisayarında şarkılar kaydetmeyi sever. She can sit wherever she likes. İstediği yere oturabilir.
likewise [ˈlaɪk.waɪz] aynı şekilde; benzer şekilde; tıpkı Likewise örnek cümleler: She is happy, likewise he is. O mutlu, aynı şekilde o da. I like apples, likewise you do. Ben elma severim, aynı şekilde sen de.
limit [ˈlɪm.ɪt] sınır; kısıtlama; limit Limit örnek cümleler: The speed limit here is thirty miles per hour. Burada hız sınırı saatte otuz mildir. She reached her limit and stopped running. Sınırına ulaştı ve koşmayı bıraktı.
limitation [ˌlɪm.ɪˈteɪ.ʃən] kısıtlama; sınır; eksiklik Limitation örnek cümleler: There is a limitation to how much we can carry. Ne kadar taşıyabileceğimiz konusunda bir sınırlama var. His limitation is that he cannot lift heavy things. Onun sınırlılığı, ağır şeyleri kaldıramamasıdır.
limitations [ˌlɪm.ɪˈteɪ.ʃənz] kısıtlamalar; sınırlar; eksiklikler Limitations örnek cümleler: The blind artist created amazing works of art, proving that creativity transcends physical limitations. Görme engelli sanatçı, yaratıcılığın fiziksel sınırlamaları aştığını kanıtlayarak inanılmaz sanat eserleri yarattı. One of the limitations of human understanding is that our perception of reality is often influenced by personal biases and emotions. İnsan anlayışının sınırlamalarından biri, gerçeklik algımızın çoğu zaman kişisel önyargılar ve duygular tarafından etkilenmesidir.
limited [ˈlɪm.ɪ.tɪd] sınırlı; kısıtlı; dar Limited örnek cümleler: The store has a limited supply of snacks. Mağaza sınırlı sayıda atıştırmalık stoğuna sahip. Time is limited, so we need to work quickly. Zaman sınırlıdır, bu yüzden hızlı çalışmalıyız.
limits [ˈlɪm.ɪts] sınırlar; kısıtlamalar; limitler Limits örnek cümleler: She stayed within the limits. Sınırların içinde kaldı. Speed limits on highways are set to ensure safety for all drivers. Otobanlardaki hız sınırları, tüm sürücülerin güvenliğini sağlamak için belirlenmiştir.
line [laɪn] çizgi; kuyruk; satır Line örnek cümleler: Please draw a straight line. Lütfen düz bir çizgi çizin. The line is very long here. Burada çok uzun bir sıra var.
linear [ˈlɪn.i.ər] doğrusal; düz; sıralı Linear örnek cümleler: This path is straight and linear. Bu yol düz ve doğrusaldır. The shape of the table is linear. Masanın şekli doğrusaldır.
lines [laɪnz] çizgiler; kuyruklar; satırlar Lines örnek cümleler: The lines are parallel. Çizgiler paraleldir. The sand was spread out in horizontal lines. Kum yatay çizgiler halinde yayılmıştı.
lingered [ˈlɪŋ.ɡərd] oyalanmış; gecikmiş; kalmış Lingered örnek cümleler: The perfume had a subtle fragrance that lingered in the air. Parfüm, havada kalan ince bir kokuya sahipti. The distant echoes of her childhood memories lingered in her mind, reminding her of a simpler, more carefree time. Çocukluk anılarının uzak yankıları zihninde kalmış, ona daha basit ve kaygısız bir zamanı hatırlatıyordu.
link [lɪŋk] bağlantı; halka; link Link örnek cümleler: Click on the link to visit the website. Linke tıklayarak web sitesini ziyaret edin. The chain broke because one link was weak. Zincir, bir halkası zayıf olduğu için koptu.
linked [lɪŋkt] bağlantılı; linklenmiş; ilişkilendirilmiş Linked örnek cümleler: The success of the program is directly linked to community participation. Programın başarısı, topluluğun katılımına doğrudan bağlıdır. Aggression in animals is often linked to a need to protect their territory. Hayvanlardaki saldırganlık genellikle kendi bölgelerini koruma ihtiyacıyla bağlantılıdır.
lion [ˈlaɪ.ən] aslan; hayvanlar kralı; yırtıcı Lion örnek cümleler: The lion is dominant in the jungle. Aslan ormanda baskındır. A lion can kill its prey with one strong bite. Bir aslan, güçlü bir ısırıkla avını öldürebilir.
liquid [ˈlɪk.wɪd] sıvı; akışkan; akan Liquid örnek cümleler: Water is a liquid. Su bir sıvıdır. He spilled the liquid on the floor. Yere sıvı döktü.