mature [məˈtʃʊr] olgun; yetişkin; olgunlaşmış Mature örnek cümleler: She gave a mature response. Olgun bir cevap verdi. He is very mature for his age. Yaşına göre çok olgun.
maximize [ˈmæk.sə.maɪz] maksimuma çıkarmak; artırmak; optimize etmek Maximize örnek cümleler: She tried to maximize her savings by spending less. Daha az harcayarak birikimlerini en üst düzeye çıkarmaya çalıştı. We should maximize our efforts to finish the project on time. Zamanında projeyi tamamlamak için çabalarımızı en üst düzeye çıkarmalıyız.
maximum [ˈmæk.sə.məm] maksimum; en yüksek; sınır Maximum örnek cümleler: The car’s maximum speed is 120 miles per hour. Arabanın maksimum hızı saatte 120 mil. You can take a maximum of two books from the library. Kitaplıktan en fazla iki kitap alabilirsiniz.
may [meɪ] mayıs; belki; izin verilmek May örnek cümleler: It may rain tomorrow, so take an umbrella. Yarın yağmur yağabilir, bu yüzden şemsiye al. It may rain today. Bu gün yağmur yağabilir.
maybe [ˈmeɪ.bi] belki; muhtemelen; olasılıkla Maybe örnek cümleler: Maybe it will rain today. Bugün yağmur yağabilir. Maybe he forgot his keys. Belki anahtarlarını unuttu.
mayor [ˈmeɪ.ər] belediye başkanı; şehir yöneticisi; şehir başkanı Mayor örnek cümleler: There are several candidates running for mayor in the election. Seçimlerde belediye başkanlığı için birkaç aday yarışıyor. The mayor will speak at a meeting about flood prevention measures. Belediye başkanı, sel önleme önlemleriyle ilgili bir toplantıda konuşacak.
me [miː] bana; beni; kendimi Me örnek cümleler: This is for me. Bu benim için. Give me the book. Bana kitabı ver.
meadow [ˈmɛd.oʊ] çayır; mera; otlak Meadow örnek cümleler: A young deer runs in the forest meadow. Genç bir geyik orman çayırında koşar. There is a flock of sheep in the meadow. Çayırda bir koyun sürüsü var.
meal [miːl] öğün; yemek; öğle yemeği Meal örnek cümleler: I eat a meal three times a day. Günde üç öğün yemek yerim. Breakfast is my favorite meal. Kahvaltı benim en sevdiğim öğündür.
meals [miːlz] yemekler; gıdalar; tabaklar Meals örnek cümleler: My mother cooks delicious meals every day. Annem her gün lezzetli yemekler yapar. The ritual of washing hands before meals is very important. Yemekten önce elleri yıkama ritüeli çok önemlidir.
mean [miːn] ortalama; alçak; ifade etmek Mean örnek cümleler: Does this mean we are late? Bu, geç kaldığımız anlamına mı geliyor? I mean what I said to you. Sana söylediğimi demek istiyorum.
meaning [ˈmiː.nɪŋ] anlam; mana; yorum Meaning örnek cümleler: The meaning of this word is hard to understand. Bu kelimenin anlamı zor anlaşılabilir. She asked her teacher to explain the meaning of the story. O, öğretmenine hikayenin anlamını açıklamasını istedi.
meaningful [ˈmiː.nɪŋ.fəl] anlamlı; manalı; önemli Meaningful örnek cümleler: This is a meaningful gift. Bu anlamlı bir hediyedir. Her words were very meaningful. Sözleri çok anlamlıydı.
meanings [ˈmiː.nɪŋz] anlamlar; manalar; yorumlar Meanings örnek cümleler: The words are related because they have similar meanings. Bu kelimeler birbirine benzer anlamlar taşıdığı için ilişkilidir. The dictionary provides the definition of many words, helping us understand their meanings better. Sözlük, birçok kelimenin tanımını sunarak anlamlarını daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
means [miːnz] araçlar; yollar; kaynaklar Means örnek cümleler: It means happiness. Bu mutluluk demektir. That means nothing. Bu hiçbir şey ifade etmiyor.
meant [ment] anlamına geliyordu; kastedilmiş; planlanmış Meant örnek cümleler: I asked him to clarify what he meant by that statement. Ona o ifadeyle ne demek istediğini açıklamasını istedim. Being late for his flight meant he had to rebook and pay an extra fee. Uçağına geç kalması, tekrar rezervasyon yapması ve ek ücret ödemesi gerektiği anlamına geliyordu.
meanwhile [ˈmiːn.waɪl] bu arada; bu esnada; bu sırada Meanwhile örnek cümleler: We went to the park. Meanwhile, it started to rain. Parka gittik. Bu arada, yağmur başladı. I read a book. Meanwhile, she watched TV. Kitap okuyorum. Bu arada, o televizyon izliyordu.
measure [ˈmeʒ.ər] ölçü; yöntem; araç Measure örnek cümleler: She used a ruler to measure the length of the table. Masanın uzunluğunu ölçmek için bir cetvel kullandı. The cook measured the flour for the cake. Aşçı, kek için unu ölçtü.
measured [ˈmeʒ.ərd] ölçülmüş; dikkatli; hesaplanmış Measured örnek cümleler: The unit of time is measured in seconds. Zaman birimi saniye olarak ölçülür. The cook measured the flour for the cake. Aşçı, kek için unu ölçtü.
measurement [ˈmeʒ.ər.mənt] ölçüm; birim; değerlendirme Measurement örnek cümleler: The measurement is correct. Ölçüm doğrudur. He took the measurement. Ölçüm yaptı.
measurements [ˈmeʒ.ər.mənts] ölçümler; birimler; değerlendirmeler Measurements örnek cümleler: The scientist ensured the measurements were accurate for the experiment. Bilim insanı, deney için ölçümlerin doğru olduğundan emin oldu. The scientist needed to make exact measurements to ensure the experiment’s success. Bilim insanının deneyin başarısını sağlamak için kesin ölçümler yapması gerekiyordu.