🎁 Arkadaşlarını davet et ve Pro’yu ücretsiz al 🎁

İngilizce dili. P harfiyle başlayan kelimeler — cümle içinde kullanım örnekleri, transkripsiyon ve telaffuz

poet’s
[ˈpoʊ.əts]
şairin; ozanın; lirik şairin

Poet’s örnek cümleler:

  • The poet’s voice in the collection reflects a deep connection with nature and human emotion.
    Şairin koleksiyondaki sesi, doğa ve insan duygularıyla derin bir bağlantıyı yansıtır.
  • The poet’s work invites readers to uncover layers of meaning within each carefully chosen word.
    Şairin çalışması, okuyucuları dikkatlice seçilen her kelimede anlam katmanlarını keşfetmeye davet eder.
point
[ˈpɔɪnt]
nokta; yer; an

Point örnek cümleler:

  • He pointed to the sky.
    Gökyüzünü işaret etti.
  • She made a point.
    Bir noktayı dile getirdi.
pointed
[ˈpɔɪn.tɪd]
sivri; işaret edilmiş; yöneltilmiş

Pointed örnek cümleler:

  • The road sign pointed to the nearest town.
    Yol tabelası en yakın kasabayı işaret ediyordu.
  • The teacher pointed to the board during the lesson.
    Öğretmen ders sırasında tahtayı işaret etti.
points
[ˈpɔɪnts]
noktalar; yerler; anlar

Points örnek cümleler:

  • The teacher will highlight the main points of the lesson.
    Öğretmen dersin ana noktalarını vurgulayacak.
  • The teacher will emphasize the key points during the lesson.
    Öğretmen derste ana noktalara vurgu yapacak.
poison
[ˈpɔɪ.zən]
zehir; toksin; zehirli madde

Poison örnek cümleler:

  • The plant is poisonous, so do not touch it.
    Bitki zehirlidir, bu yüzden dokunmayın.
  • The snake's bite was poisonous.
    Yılanın ısırığı zehirliydi.
poisonous
[ˈpɔɪ.zən.əs]
zehirli; toksik; zararlı

Poisonous örnek cümleler:

  • The snake's bite was poisonous.
    Yılanın ısırığı zehirliydi.
  • The plant is poisonous, so do not touch it.
    Bitki zehirlidir, bu yüzden dokunmayın.
polar
[ˈpoʊ.lər]
kutupsal; aşırı; zıt

Polar örnek cümleler:

  • Polar bears need ice to survive, but it’s disappearing.
    Kutup ayılarının hayatta kalmak için buza ihtiyacı var, ancak buzlar kayboluyor.
  • The rapid melting of ice in polar regions is a direct consequence of industrial greenhouse gas emissions.
    Polar bölgelerdeki buzun hızlı erimesi, sanayi sera gazı salınımlarının doğrudan bir sonucudur.
police
[ˌpəˈliːs]
polis; kolluk kuvvetleri; polis memurları

Police örnek cümleler:

  • The police officer helped the lost child find his parents.
    Polis memuru, kaybolan çocuğa ailesini bulmasına yardım etti.
  • The police arrived quickly to handle the situation.
    Polis durumu yönetmek için hızla geldi.
policies
[ˈpɑː.lə.siz]
politikalar; kurallar; stratejiler

Policies örnek cümleler:

  • Immigration policies vary in different countries depending on the economy.
    Göç politikaları, ekonomiye bağlı olarak farklı ülkelerde değişiklik gösterir.
  • The country’s independent policies focus on self-reliance and minimal foreign aid.
    Ülkenin bağımsız politikaları, kendi kendine yeterliliğe ve minimum yabancı yardıma odaklanmaktadır.
policy
[ˈpɑː.lə.si]
politika; kural; strateji

Policy örnek cümleler:

  • Their policy is to recycle all paper and plastic.
    Onların politikası tüm kağıt ve plastiği geri dönüştürmektir.
  • The school has a strict policy about attendance.
    Okulun devamsızlık konusunda katı bir politikası vardır.
policymakers
[ˈpɑː.lə.siˌmeɪ.kərz]
politika yapıcılar; karar vericiler; planlayıcılar

Policymakers örnek cümleler:

  • Whenever the topic of climate change comes up, it sparks a lively debate among scientists and policymakers.
    İklim değişikliği konusu her açıldığında, bilim insanları ve politika yapıcılar arasında hararetli bir tartışma başlar.
  • The dispute over the interpretation of the law has sparked widespread debate among legal scholars and policymakers.
    Yasa yorumu üzerine anlaşmazlık, hukukçular ve politika yapıcılar arasında geniş çapta bir tartışmayı ateşledi.
polite
[ˌpəˈlaɪt]
nazik; kibar; düzgün

Polite örnek cümleler:

  • He spoke in a polite manner.
    O kibarlıkla konuştu.
  • The tone of the letter was polite.
    Mektubun tonu kibardı.
political
[ˌpəˈlɪt.ɪ.kəl]
siyasi; devletle ilgili; partizan

Political örnek cümleler:

  • Their political views differ, but they still respect each other.
    Siyasi görüşleri farklı olsa da, birbirlerine saygı duymaya devam ediyorlar.
  • The country is undergoing a political transition after the elections.
    Ülke seçimlerden sonra bir siyasi geçiş sürecinden geçiyor.
politician
[ˌpɑː.ləˈtɪʃ.ən]
siyasetçi; devlet adamı; politik figür

Politician örnek cümleler:

  • The politician delivered a powerful speech about equality and justice.
    Siyasetçi eşitlik ve adalet hakkında güçlü bir konuşma yaptı.
  • The politician made a controversial decision that divided the community.
    Siyasetçi, toplumu bölen tartışmalı bir karar aldı.
politician's
[ˌpɑː.ləˈtɪʃ.ənz]
siyasetçinin; devlet adamının; politik figürün

Politician's örnek cümleler:

  • The politician's manipulation of the media was clever but dishonest.
    Siyasetçinin medyayı manipüle etmesi zekiceydi ama dürüst değildi.
  • The politician's speech was widely criticized for its lack of factual accuracy and empathy.
    Siyasetçinin konuşması, gerçek doğruluğu ve empati eksikliği nedeniyle geniş çapta eleştirildi.
politician’s
[ˌpɑː.ləˈtɪʃ.ənz]
siyasetçinin; devlet adamının; politik figürün

Politician’s örnek cümleler:

  • The politician’s talk on climate change drew attention to the urgency of global action.
    Siyasetçinin iklim değişikliği hakkındaki konuşması, küresel eylemin aciliyetine dikkat çekti.
  • The politician’s attempts to deny the scandal only intensified the public’s distrust in him.
    Politikacının skandalı inkar etme girişimleri sadece halkın ona olan güvensizliğini artırdı.
politics
[ˈpɑː.lə.tɪks]
politika; siyasi oyunlar; devlet işleri

Politics örnek cümleler:

  • He spoke about the uncertainty in politics.
    Siyasetteki belirsizlik hakkında konuştu.
  • They were having an argument about politics.
    Siyaset hakkında tartışıyorlardı.
pollen
[ˈpɑː.lən]
polen; çiçek tozu; alerjen

Pollen örnek cümleler:

  • I have an allergy to pollen.
    Bende polen alerjisi var.
  • He is allergic to pollen, so he sneezes a lot in spring.
    Bahar aylarında polene alerjisi olduğu için sık sık hapşırıyor.
pollutants
[ˌpəˈluː.tənts]
kirleticiler; toksinler; zararlı maddeler

Pollutants örnek cümleler:

  • Many factories that produce furniture release pollutants into the air and nearby rivers.
    Birçok mobilya üreten fabrika, havaya ve yakınlardaki nehirlerde kirletici maddeler salmaktadır.
  • Prolonged exposure to toxic air pollutants can lead to serious health problems over time.
    Zehirli hava kirleticilerine uzun süre maruz kalmak, zamanla ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
pollute
[ˌpəˈluːt]
kirletmek; zehirlemek; bozmak

Pollute örnek cümleler:

  • Factories pollute rivers where animals drink and give milk.
    Fabrikalar, hayvanların içtiği ve süt verdiği nehirleri kirletiyor.
  • Clean milk is harder to get near big factories that pollute the land.
    Büyük fabrikaların çevresinde, toprakları kirleten yerlerde temiz süt elde etmek daha zordur.
polluted
[ˌpəˈluː.tɪd]
kirlenmiş; zehirlenmiş; bozulmuş

Polluted örnek cümleler:

  • People on the island struggle because of polluted air.
    Adadaki insanlar, kirli hava nedeniyle mücadele ediyor.
  • Cleaning polluted rivers requires extra work and time.
    Kirli nehirleri temizlemek ekstra çaba ve zaman gerektirir.