🎁 Arkadaşlarını davet et ve Pro’yu ücretsiz al 🎁

İngilizce dili. S harfiyle başlayan kelimeler — cümle içinde kullanım örnekleri, transkripsiyon ve telaffuz

shelves
[ʃelvz]
raf; çıkıntılar; resifler

Shelves örnek cümleler:

  • We need to restock the shelves with more items.
    Rafları daha fazla ürünle doldurmamız gerekiyor.
  • His collection of action figures was carefully arranged on shelves in his room.
    Onun aksiyon figürleri koleksiyonu, odasında dikkatlice raflara yerleştirilmişti.
shepherd
[ˈʃep.ərd]
çoban; rehber; kılavuz

Shepherd örnek cümleler:

  • The shepherd is watching the sheep.
    Çoban koyunlara göz kulak oluyor.
  • The sheep followed the shepherd, moving slowly across the hill.
    Koyunlar çobanı takip ederek yavaşça tepeyi geçtiler.
she’s
[ʃiz]
o; kısaltma

She’s örnek cümleler:

  • She looks shy, but she’s actually very confident.
    Bu trafikte yürümek aslında daha hızlı.
  • She’s happy with her current job at the bookstore.
    Kitapçıdaki mevcut işinden memnun.
shift
[ʃɪft]
vardiya; kayma; değişim

Shift örnek cümleler:

  • I will shift the table.
    Masayı taşıyacağım.
  • She needs to shift her position.
    Pozisyonunu değiştirmesi gerekiyor.
shifted
[ˈʃɪf.tɪd]
kaydırılmış; taşınmış; değiştirilmiş

Shifted örnek cümleler:

  • The dynamics of the conversation shifted when he arrived.
    O geldiğinde sohbetin dinamikleri değişti.
  • The topic shifted when they began discussing their favorite movies.
    Konu, en sevdikleri filmler hakkında konuşmaya başladıklarında değişti.
shifting
[ˈʃɪf.tɪŋ]
kayma; taşıma; değiştirme

Shifting örnek cümleler:

  • In the digital age, many newspapers are shifting to online platforms to reach a broader audience, offering instant news updates and interactive content.
    Dijital çağda, birçok gazete daha geniş bir kitleye ulaşmak için çevrimiçi platformlara geçiyor ve anında haber güncellemeleri ile interaktif içerik sunuyor.
  • With the fall of the empire, a new political era emerged, filled with uncertainty, shifting alliances, and the rise of influential leaders who would shape history.
    İmparatorluğun çöküşüyle, belirsizlik, değişen ittifaklar ve tarihi şekillendirecek etkili liderlerin yükselişiyle dolu yeni bir siyasi çağ ortaya çıktı.
shifts
[ʃɪfts]
vardiyalar; kaymalar; değişiklikler

Shifts örnek cümleler:

  • Over the past decade, the global economy has faced multiple challenges, from recessions to technological shifts.
    Son on yılda, küresel ekonomi durgunluklardan teknolojik değişimlere kadar birçok zorlukla karşı karşıya kaldı.
  • Rising global temperatures have led to significant shifts in weather patterns, impacting agriculture and wildlife.
    Artan küresel sıcaklıklar, tarım ve yaban hayatını etkileyen iklim koşullarında önemli değişikliklere neden oldu.
shine
[ʃaɪn]
parlamak; ışımak; aydınlatmak

Shine örnek cümleler:

  • I don’t know whether it will rain or shine today.
    Bugün yağmur yağacak mı yoksa güneş mi açacak bilmiyorum.
  • The stars in the universe shine brightly at night.
    Evrendeki yıldızlar geceleyin parlak bir şekilde parlar.
shining
[ˈʃaɪ.nɪŋ]
parlayan; ışıldayan; aydınlatan

Shining örnek cümleler:

  • The moon is shining brightly tonight.
    Ay gece parlak bir şekilde ışıldıyor.
  • The sun is shining brightly in the sky.
    Güneş gökyüzünde parlak bir şekilde parlıyor.
shiny
[ˈʃaɪ.ni]
parlak; cilalı; ışıldayan

Shiny örnek cümleler:

  • This rock has a shiny mineral inside.
    Bu kayada parlak bir mineral var.
  • This thing in my hand is a shiny stone.
    Elimdeki bu şey parlak bir taş.
ship
[ʃɪp]
gemi; tekne; nakliye gemisi

Ship örnek cümleler:

  • The ship sailed across the sea.
    Gemi deniz boyunca yelken açtı.
  • The ship is big and strong.
    Gemi büyük ve sağlam.
shipping
[ˈʃɪp.ɪŋ]
naber; taşıma; teslimat

Shipping örnek cümleler:

  • They used a scale to measure the weight of the package before shipping it.
    Gönderilmeden önce paketin ağırlığını ölçmek için bir terazi kullandılar.
  • The supply chain of the company has been disrupted by global shipping delays.
    Şirketin tedarik zinciri küresel nakliye gecikmeleri nedeniyle kesintiye uğradı.
ships
[ʃɪps]
gemiler; tekneler; nakliye gemileri

Ships örnek cümleler:

  • The port is full of cargo ships.
    Liman yük gemileriyle dolu.
  • Industrial ships near the island spill oil, harming marine life and local communities.
    Ada yakınlarındaki sanayi gemileri petrol sızdırarak deniz yaşamına ve yerel topluluklara zarar veriyor.
shipwreck
[ˈʃɪp.rek]
gemi enkazı; kaza; felaket

Shipwreck örnek cümleler:

  • He was the sole survivor of the shipwreck.
    Gemi kazasından sağ kurtulan tek kişiydi.
  • The crew was finally able to settle after the shipwreck, building a temporary shelter near the shore.
    Gemi kazasından sonra, mürettebat sonunda sahilin yakınında geçici bir barınak inşa ederek yerleşebildi.
shirt
[ʃɜːrt]
gömlek; bluz; üst

Shirt örnek cümleler:

  • I want a replacement for this shirt.
    Bu gömlek için bir yedek istiyorum.
  • This shirt is comfortable and functional.
    Bu gömlek rahat ve işlevsel.
shirts
[ʃɜːrts]
gömlekler; bluzlar; üstler

Shirts örnek cümleler:

  • These two shirts are identical.
    Bu iki gömlek aynıdır.
  • These two shirts are very similar in color.
    Bu iki gömlek renk olarak çok benzer.
shock
[ʃɒk]
şok; darbe; sarsıntı

Shock örnek cümleler:

  • The news of her success was a shock.
    Onun başarısının haberi şok etkisi yarattı.
  • I was in shock when I heard it.
    Bunu duyduğumda şok oldum.
shocked
[ʃɒkt]
şok olmuş; sarsılmış; hayrete düşmüş

Shocked örnek cümleler:

  • The news of his death shocked the whole community.
    Ölüm haberi tüm toplumu şoke etti.
  • The extent to which the virus spread shocked the researchers.
    Virüsün yayılma boyutu araştırmacıları şaşırttı.
shoes
[ʃuːz]
ayakkabılar; botlar; ayak giyimi

Shoes örnek cümleler:

  • He wore shoes with a rubber sole.
    Kauçuk tabanlı ayakkabılar giyiyordu.
  • I like that brand of shoes.
    Bu ayakkabı markasını seviyorum.
shone
[ʃoʊn]
parladı; aydınlattı; ışıldadı

Shone örnek cümleler:

  • The true value of friendship shone during tough times.
    Dostluğun gerçek değeri zor zamanlarda parladı.
  • Her real passion for music shone through in her vibrant performance.
    Müziğe olan gerçek tutkusu, canlı performansında parladı.
shook
[ʃʊk]
salladı; titredi; sarsıldı

Shook örnek cümleler:

  • They shook hands.
    Birbirleriyle tokalaştılar.
  • The earthquake shook the ground and made the buildings tremble.
    Deprem, yeri salladı ve binaların titremesine neden oldu.