🎁 Arkadaşlarını davet et ve Pro’yu ücretsiz al 🎁

İngilizce dili. W harfiyle başlayan kelimeler — cümle içinde kullanım örnekleri, transkripsiyon ve telaffuz

warfare
[ˈwɔːr.fer]
savaş; muharebe; silahlı çatışma

Warfare örnek cümleler:

  • The global community has debated whether a complete ban on artificial intelligence in warfare is necessary.
    Küresel toplum, savaşta yapay zekanın tamamen yasaklanmasının gerekli olup olmadığını tartışıyor.
  • Military strategy throughout history has influenced not only warfare but also political and economic landscapes worldwide.
    Tarih boyunca askeri strateji sadece savaşları değil, aynı zamanda dünya çapındaki politik ve ekonomik manzaraları da etkilemiştir.
warm
[wɔːrm]
sıcak; samimi; içten

Warm örnek cümleler:

  • The soup is still warm and ready to eat.
    Çorba hala sıcak ve yemeye hazır.
  • Her smile was warm and welcoming.
    Gülümsemesi sıcak ve davetkardı.
warmer
[ˈwɔːr.mər]
daha sıcak; daha samimi; ısıtan

Warmer örnek cümleler:

  • Birds fly south in the direction of warmer weather.
    Kușlar daha sıcak havaya doğru güney yönünde uçar.
  • The weather today is 30 degrees warmer than yesterday.
    Bugün hava, dünden 30 derece daha sıcak.
warming
[ˈwɔːr.mɪŋ]
ısıtma; sıcaklık; ısınma

Warming örnek cümleler:

  • Global warming is a significant threat to biodiversity and ecosystems worldwide.
    Küresel ısınma, dünya çapında biyolojik çeşitlilik ve ekosistemler için önemli bir tehdit oluşturuyor.
  • Scientists are studying how to reduce carbon emissions to prevent global warming.
    Bilim insanları, küresel ısınmayı önlemek için karbon emisyonlarını nasıl azaltacaklarını araştırıyorlar.
warmly
[ˈwɔːrm.li]
sıcak bir şekilde; samimi olarak; dostça

Warmly örnek cümleler:

  • Dress yourself warmly for the cold day.
    Soğuk gün için sıcak giyin.
  • The guests were warmly welcomed at the event.
    Etkinlikte konuklar sıcak bir şekilde karşılandı.
warmth
[wɔːrmθ]
sıcaklık; samimiyet; içtenlik

Warmth örnek cümleler:

  • The blanket gave me warmth on a cold night.
    Battaniye soğuk bir gecede bana sıcaklık verdi.
  • She greeted me with warmth and a big smile.
    Beni sıcaklık ve kocaman bir gülümsemeyle karşıladı.
warn
[wɔːrn]
uyarmak; ikaz etmek; bildirmek

Warn örnek cümleler:

  • Please warn him about the bad road.
    Lütfen onu kötü yol hakkında uyar.
  • I warn you not to touch that hot stove!
    O sıcak ocağa dokunmaman konusunda seni uyarıyorum!
warned
[wɔːrnd]
uyarılmış; ikaz edilmiş; bildirilmiş

Warned örnek cümleler:

  • She warned him about the icy road.
    Onu buzlu yol konusunda uyardı.
  • The campers were warned about the risk of bear attacks.
    Kampçılar ayı saldırısı riskine karşı uyarıldı.
warning
[ˈwɔːr.nɪŋ]
uyarı; ikaz; sinyal

Warning örnek cümleler:

  • He gave me a warning not to touch the hot stove.
    Bana sıcak ocağa dokunmamam için bir uyarı verdi.
  • The weather forecast gave a warning about heavy rain.
    Hava durumu tahmini şiddetli yağmur hakkında bir uyarı verdi.
warnings
[ˈwɔːr.nɪŋz]
uyarılar; ikazlar; sinyaller

Warnings örnek cümleler:

  • They checked the date of the flood warnings issued last year.
    Geçen yıl yayımlanan sel uyarılarının tarihini kontrol ettiler.
  • Severe weather warnings were issued before the hurricane arrived.
    Şiddetli hava uyarıları, kasırga gelmeden önce verildi.
wars
[wɔːrz]
savaşlar; çatışmalar; mücadeleler

Wars örnek cümleler:

  • The fort they visited had withstood multiple attacks during ancient wars.
    Ziyaret ettikleri kale, antik savaşlar sırasında birçok saldırıya dayanmıştı.
  • They studied the history of civil wars in their history class last semester.
    Onlar geçen dönemdeki tarih derslerinde iç savaşların tarihini incelediler.
was
[wəz]
idi; olmuştu; bulunuyordu

Was örnek cümleler:

  • I was at home.
    Evimdeydim.
  • It was raining.
    Yağmur yağıyordu.
wash
[wɒʃ]
yıkamak; temizlemek; durulamak

Wash örnek cümleler:

  • Wash your hands before every meal.
    Her yemekten önce ellerini yıka.
  • She will wash the dishes after dinner.
    Akşam yemeğinden sonra bulaşıkları yıkayacak.
washed
[wɒʃt]
yıkanmış; temizlenmiş; durulanmış

Washed örnek cümleler:

  • She washed her face before bed.
    Gece yatmadan önce yüzünü yıkadı.
  • He washed the dirty plates after dinner.
    Akşam yemeğinden sonra kirli tabakları yıkadı.
washing
[ˈwɒʃ.ɪŋ]
yıkama; temizleme; durulama

Washing örnek cümleler:

  • She is washing her hands before dinner.
    O akşam yemeğinden önce ellerini yıkıyor.
  • I am washing the dishes right now.
    Şu anda bulaşıkları yıkıyorum.
wasn't
[ˈwɒz.ənt]
değildi; olmadı; bulunmuyordu

Wasn't örnek cümleler:

  • He wasn't just unhappy
    O sadece mutsuz değildi.
  • He wasn't sufficiently ready for the exam.
    Sınav için yeterince hazır değildi.
wasn’t
[ˈwɒz.ənt]
değildi; olmadı; bulunmuyordu

Wasn’t örnek cümleler:

  • He felt sad during the rainy season, but it wasn’t depression.
    Yağmur mevsiminde üzgün hissetti, ama bu depresyon değildi.
  • There wasn’t anything in the report that needed immediate attention.
    Raporun içinde hemen dikkat edilmesi gereken bir şey yoktu.
waste
[weɪst]
atık; israf; boşa harcama

Waste örnek cümleler:

  • Don’t waste water; turn off the tap when not in use.
    Su, suyu boşa harcamayın; kullanmadığınızda musluğu kapatın.
  • He didn’t want to waste time, so he started the project immediately.
    Zaman kaybetmek istemedi, bu yüzden hemen projeye başladı.
watch
[wɒtʃ]
izlemek; gözlemlemek; takip etmek

Watch örnek cümleler:

  • They sat by the beach to watch the sunset.
    Onlar gün batımını izlemek için plajda oturdular.
  • She likes to watch birds in the garden.
    O, bahçedeki kuşları izlemeyi sever.
watched
[wɒtʃt]
izledi; gözlemledi; takip etti

Watched örnek cümleler:

  • He forgot the name of the movie we watched.
    İzlediğimiz filmin adını unuttu.
  • We watched the parliament debate on TV last night.
    Dün gece televizyonda parlamento tartışmasını izledik.
watching
[ˈwɒtʃ.ɪŋ]
izleme; gözlemleme; takip etme

Watching örnek cümleler:

  • She loves watching cartoons on television.
    Televizyonda çizgi film izlemeyi çok seviyor.
  • He is watching his favorite programme on TV.
    Televizyonda en sevdiği programı izliyor.